9/4/2008 · Kategori: Makale
NAPOLYON'NUN EN MEŞHUR SÖZLERİ
- Yeryüzünde yalnız bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu,
- Bir düşmanınızla devamlı savaşırsanız, ona bildiğiniz bütün taktikleri öğretmiş olursunuz.
- İnsanın olgunlaşması İçin mutlaka acılarla yoğrulması gerekir. Çünkü o hem taş, hem de heykeltraştır.
- Sabırsızlık başarıya giden yolu üter.
- Soğukkanlılık bir liderin en iyi özelliğidir.
- Güç ortaya çıkınca kanunlar zayıflar.
- Bütün basarılarımı gençliğimde çektiğim açlık ve çilelere borçluyum,
- Yaşadığım sürece çalışırım, çalışmadığım an ölmüş sayılırım.
- Büyük insanların çoğu, günde en az bir kere çocuk gibi olurlar.
- Bana göre güçsüzlük, haklının hakkını vermemektir.
- Cesaret de aşk gibi ümitle beslenir.
- İnsanlar başkalarının hayırseveriiğini anormallik, kendi anormalliklerini hayırseverlik; başkalarının İyiliklerini zaaf, kendi zaaflarını iyilik olarak değerlendirirler.
- Umutla umutsuzluğun arası bir adımdır.
- Analar bir elleriyle bebeği, diğer elleriyle dünyayı sallarlar.
- Akıl ve zekânın ne olduğuna çok araştırdım. Nihayet bunun düşünceli cür'etten başka birşey. olmadığını anladım.
- Ayrılık küçük ihtirasları unutturur, büyükleri kuvvetlendirir.
- Benim için faydalı olsa bile korkaklığa yanaşmam.
- Bütün devletler hazımsızlıktan ölür.
- En hakikî mürşit, kesin bir karardır.
- İnsan üniformasının adamı olur.
- İstikbal de şeref gibi, kumsalı olmayan kayalık bir adadır.
- Savunma halindeki birlik yenilmeğe mahkûmdur.
- Sulh, "Sulh!" diye bağırmakla elde edilemez,
- Şehidleri şehid yapan ölümleri değil, ölümlerinin sebebidir.>
- Türkler öldürülür, lakin mağlup edilemezler,
- Üç gazete beni yüz sancaktan daha çok korkutur.
- Yüce olarak bilinen şeylerden gülünç olana yalnız bir adım vardır.
- Zafer ısrar eden ve dayananındır.
- Zekânın hakları kuvvettin haklarından daha üstündür.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
3/4/2008 · Kategori: Makale
Değişmek ve Değiştirmek
Doğada sürekli değişim var. Gece ve gündüz birbirini izlediği gibi mevsimler de birbirini izler. Mevsimlere bağlı olarak ağaçların yaprakları filizlenir daha sonra sararır ve dökülür.
İnsanlar küçük bebek olarak dünyaya gelirler, çocuk olurlar, ergenlik ve yetişkinlik çağından sonra yaşlanırlar ve ölürler.
Garibaldi adında bir düşünür, “Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek gerekir,” demiş.
Demek ki doğanın tüm düzeni sürekli değişim üstüne kurulmuş.
Değişimi Reddedince
Değişimi reddedince yaşamla ilişkimizde tıkanmalar olur.
Bir kişinin sürekli kışlık elbiseler giymekte ısrar ettiğini düşünün; yazları sıkıntı çekecektir.
Nasreddin Hoca’ya yaşını sormuşlar, kırk beş yaşındayım, demiş.
Topluluktan birisi, “Hoca sen beş yıl önce de kırk beş yaşındayım dedin, nasıl oluyor bu?” diye sormuş.
Hoca, erkek adam sözünden dönmez, demiş.
Bu sözüyle Hoca, değişimi reddetmenin insanı gülünç duruma düşüreceğini ortaya koymuş.
Değişimi reddedince ilişkilerde tıkanmalar olur. On beş yaşındaki oğluna yedi yaşındaki bir çocuk muamelesi yapan anne veya babanın çocuğuyla ilişkisinde önemli sorunlar ortaya çıkacaktır. “Sen benim için hala küçük bir bebeksin!” diyen anneler ve babalar önemli bir hata içindeler. Çocuklarının değiştiğini görerek bu değişim içinde onunla ilişki kurmaları daha sağlıklı sonuçlar verecektir.
Değişim ya kişinin kendi içinde yer alır ya da yaşadığı ortamda ve ilişkilerinde. Bekar erkek evlenince koca olur, çocuğu olunca baba. Kişinin bekarlıktan kocalığa ve babalığa geçişi kendi özünde yer alan bir değişime değil, ilişkilerinde meydana gelen bir değişime işaret eder. Ama ilişkilerde meydana gelen bu değişim, kişinin kendi özünde karşılığını bulmazsa, zamanla sorunlar çıkmaya başlar. Koca olmaya hazır olmayan koca olunca, baba olmaya hazır olmayan baba olunca bu tür sorunlar ortaya çıkar.
Çocukları evlenen anne ve babalar, çocuklarının artık bekar olmadığını bilmeli ve ona göre ilişki kurmalıdırlar.
Değişim yaşamın özünde vardır. Değişimle dans etmesini bilince yaşam yaşanması zevkli bir süreç olur; değişime direnince yaşam çok stresli bir mücadele haline dönüşür.
Değişmek İstemek Başka, Değiştirilmek İstenmek Başka
Demek ki birey ister istemez değişim sürecinin içindedir ve yaşamında yeni aşamalara bu değişim sürecini özümseyerek ulaşır.
Her insan değişime farklı derecelerde uyum gösterir. Bazı insanlar yaşlandıkça daha huzurlu ve mutlu olurlarken, bazıları daha gergin ve hırçın olur. İnsanların değişime farklı uyum göstermelerinin altında ne gibi etkenler yer alıyor tartışması kendi başına önemli ve kapsamlı bir konuyu oluşturur. Burada bu konunun irdelenmesini yapmak istemiyorum. Burada, yaşamın doğal olarak getirdiği değişimlere uyum sağlamakla, bir başkasının isteğiyle değiştirilmek zorunda kalmak arasındaki farka dokunmak istiyorum.
Değiştirilmek durumunda kalan kişi bir dış gücün etkisi altında, kendisi istese de istemese de olduğundan farklı biri olmaya veya davranmaya zorlanıyor. Şu örneklere bir bakın:
Saçını kes.
Dersine çalış.
Dişini fırçala.
Kitap oku.
Mutfakta bana yardım et.
Ben konuşurken sözümü kesme.
Çok duygusal davranıyorsun, akılcı ol.
Bencil olma.
Odanı derli toplu tut.
Dışardan gelen bu tür komutlar kişiyi direnmeye götürür.
Neden direnmeye götürür?
Çünkü istenileni yaptığı zaman kendisi olmaktan uzaklaşacak, kendi gözünde başkası tarafından yönetilen bir robot haline gelecektir. Aklı değil, içi bunun farkındadır ve robot olmamak için mücadele eder.
Bu durumda kişi yeteri kadar korkutulmadıkça istenen davranışı yapmaz. Korkutulan kişi artık sizinle doğal ilişki içinde olan biri olamaz.
Şimdi itirazları duyar gibi oluyorum: “Kişinin gerçekten saçını kesmesi, dersine çalışması, dişini fırçalaması, kitap okuması gerekiyorsa ne yapalım? Bu kişi kendiliğinden bunları yapar hale gelinceye kadar oturup bekleyelim mi?”
Hayır oturup beklemeyelim. Kişiyle iletişim içinde olalım, ama, bu iletişimi nasıl kuracağımızı bilelim.
Yukarıdaki örneklerin her birinde komutlar kişinin dışından geliyor. Birisinin bana, “Saçını kesmen gerekiyor,” demesi dıştan gelen bir komut. Ama, benim kendime, “Saçımı kesmem gerekiyor,” demem içten gelen bir istek.
İletişimin amacı, değişim konusunu içten gelen bir istek haline getirmek olmalıdır.
Böyle söyleyince manipülatif, insanı kullanan bir tutum içinde düşündüğüm sanılabilir. Başka türlü nasıl söyleyeceğimi bilemediğim için böyle söylüyorum. Kişi belirli bir yöne doğru itildiğini, zorlandığını, kullanıldığını hissedince direnç göstermeye başlar ve özgür iradesi içinde kendisi için en iyi olanı aramaktan vazgeçip, “onların dediğini yapmayacağım!” inatlaşması içine girmeye başlar.
Değişmesini istediğimiz kişiyle iletişim kurarken şunları hiç unutmamalıyız:
1. Kişinin kendisi gerçekten istemedikçe sürekli ve tutarlı bir değişim elde edilemez;
2. Kişiyi zorlayarak yaptırılan değişimler, o kişinin özünü ve o kişiyle var olan ilişkiyi zedeler ve gelecekteki işbirliği olanağını zorlaştırır;
3. Değişim için seçilecek en önemli yol, kişinin o değişimi istemesine olanak sağlamak ve değişimi istemesine yardımcı olmaktır.
“Saçını kes” demek yerine, öyle bir iletişim oluşturulmalıdır ki, birey saçını kesme ve kesmeme seçimlerinde serbest olduğunun farkına varmalıdır. Ve bu farkına varışın içinde önünde iki farklı seçenek olduğunu görebilmelidir. Bu seçeneklerden biri saçını kesmemek, diğeri de saçını kesmektir. Ve kararı özgür iradesiyle kendisi verecektir. Saçını kesmediği zaman oluşturacağı yaşamın anlamı, coşkusu ve gücü ne olacaktır? Saçını kestiği zaman yaşamın anlamı, coşkusu ve gücü ne olacaktır? Bu konuda oluşturulan iletişimde ona bilgi ve örnekler verilerek iki seçeneği daha geniş ve derinlemesine değerlendirme olanağı vermek amaçlanır. Hepsi bu kadar. Onun yerine karar verilmez. Birey karar almada özgür olduğunu bilir.
“Dersine çalış” demek yerine, öyle bir iletişim oluşturulmalıdır ki, birey dersine çalışma ve çalışmama seçimlerinde serbest olduğunu bilmeli ve dersine çalışmadığı zaman oluşturacağı yaşamın anlamı, coşkusu ve gücüyle, çalıştığı zamanki yaşamın anlamı, coşkusu ve gücünü karşılaştırabilmelidir. Tabii kararın sorumluluğu kendisinin olacaktır.
‘Dişini fırçalama,’ ‘kitap okuma,’ ‘mutfakta yardım etme’ gibi bütün değişim konularında aynı yaklaşım kullanılabilir.
İnsana saygı duyulan ilişkilerde değişim konusuna başka türlü yaklaşılamaz. İnsanın kendi yaşamını kendi özgür iradesiyle yönetmesinin ötesindeki bütün seçenekler sağlıksızdır ve mutlaka yaşamın anlamından, coşkusundan ve gücünden kaybettirir.
Doğan Cüceloğlu
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
7/2/2008 · Kategori: Makale
sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu.
İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok
hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve
itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini
saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş,
şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın
parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak
okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda
öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin
mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben
ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, " Sen benim
kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve
anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
"Nasıl yani?" dedim.
"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi
olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor;
onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden
geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor,
geceleri ona bakıyor."
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine
gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı " olarak görüyordum.
İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye
başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer'
diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm.
İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş
olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km
kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış
olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir" dedi ve iki
gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler " dedi. Dört-beş hafta
sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara
uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, " isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar
da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz
buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı
uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin
babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal
yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla
hep böyle mi konuştuğunu sordum . "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz
hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla
böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz ", dedi. Tüylerim
diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama
üç çocuğumdan hiç biriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra
kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım , sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve
bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak,
oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan
dede George'a , "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz
şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış
sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian,
Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan,
çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir
dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı
Los Angeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir
randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: "Dört
çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le
randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve
onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş . "
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian
için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık
duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, " Biz
böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden
biliyorsun?" diye sordum.
"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla
ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza
ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha
düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra
babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirim'
verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon
programları, 'Ne yapabilirim?
görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde
yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla
göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen
sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN 'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim',
mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu
sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve
buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
Dogan Cüceloglu
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
28/1/2008 · Kategori: Makale
HAYATTAN SÜZÜLMÜŞ 151 TECRÜBE (Genç Beyin-AĞUSTOS-2007)
Tecrübeler maliyeti çok yüksek öğrenmelerdir. Gerçek ve etkili öğrenme, kişinin bizzat yaşayarak öğrenmesidir. Fakat bu araştırma yazısı arif olanlar için...''Ben arifim anlarım; illa da yaşamam gerekmez'' diyorsanız size tam 151 tecrübe, öğrenilmiş gerçek sunacağız. Amnerikayı yeniden keşfetmeyip bu tecrübelerden gerekli dersleri alarak daha mutlu ve başarılı yaşamanız dileğiyle.....
-
Herkese hemen güvenmeyin.
-
Düşündüğün işin olacağına %100 inansan bile vakti gelmeden harekete geçme, vaktin gelmesini bekleyip fırsatları kaçıran tembellerden de olma.
-
Sen ne kadar üzülürsen üzül, dünya senin için dönmesini durdurmaz.
-
Hemen yap, ikinci fırsatın veya zamanın olmayabilir. Herşeyi öğrendiğinde ise uygulayacak ömrün olmayacaktır.
-
Kabul edilmeyecek fikir yoktur.
-
Efendilik en geçerli akçedir.
-
Fazla hırslı ve kıskanç olmak insanı mahrum bırakır ve sadece size zarar verir.
-
Verilen görevi ya kabul etme ya da doğru düzgün yap.
-
Şirret olmak fayda vermez.
-
Kimseye olduğundan fazla değer verme.
-
Adalet geç de olsa tecelli edecektir.
-
Sabretmenin mükafatını önünde sonunda alırsın.
-
Çabaların hiçbir zaman boşa çıkmaz.
-
Çalışan gerçekten kazanır, bugün olmasa da yarın......
-
Dürüstlük en güzel duadır.
-
Sevilmek istiyorsan önce sevmen gerek.
-
Hiçbirşey kalıcı değil ve herşeyin bir sonu vardır.
-
En büyük, unutulmaz dediğin acılarda unutulur; her yara kapanır.
-
Ne kadar küçük kalmak istesende hayat seni zorla büyütür.
-
Mutlu olmayı beklemek değil, mutlu olmaya çalışmak önemlidir.
-
Asla ''asla!!!'' deme.
-
Aslında hiçbirşey bilmiyorsun.
-
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.
-
Herkesi kendin gibi saf sanma.
-
Risk almaktan korkma.
-
ailen hep mutluluğunu ister ve sözlerinde haklı oldukları er geç ortaya çıkar.
-
İnsanı yücelten, acılarıdır.
-
Ağlarsa anan ağlar.
-
Karşındaki eli tutmadan önce iyi düşün.
-
Ne kadar verirsen ver, karşındaki insan daha fazla ister.
-
Bir sürü arkadaşın olacağına bir tane dostun olsun, candan olsun.
-
''Hayır'' demeyi bilmekseni karaktersizlikten kurtarır.
-
Ölüm ani; dünya fani.
-
İnsan başkasından duyarak değil, kendisi yaşayarak tecrübe edinir.
-
Hayatı ertelemeden yaşa. Yarın çok geç olabilir.
-
Hayatta hiçbirşey imkansız değildir, istenince herşey başarılabilir; önemli olan sağlam bir inançla yola çıkmak. Yeterki sen gönülden iste, yürekten bağlan, Allah önünde sonunda her kaoıyı açar.
-
Kimseyi içişnden bile olsa kınama, çünki kimi kınarsan o şey senin de başına gelmeden Allah canını almaz. Herkesi olduğu gibi kabul et.
-
İnsanın en yakın dostu eşidir.
-
Elindeki nimetlerin kıymetini kaybetmeden bil.
-
Çok sahiplenmeden ve çok ait olmadan yaşa.
-
Hayal kırıklıkları yaşamak istemiyorsan her hal u karda dengeli ol, aşırılıklara girme.
-
Hayatta anı yaşa ama anlamlı yaşa.
-
Yapılan en küçük iyilik bile sana geri döner.
-
Allah kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemez.
-
Hiç bir şeye ve hiçbir kimseye ''Benim!'' deme, aksi halde o şey veya kimse senin olmaktan derhal çıkar.
-
En iyi arkadaş insanın kendisi, en iyi dostta Allah'tır.
-
İki kişilik konularda tek başına mücadele etmek zaman kaybından başka birşey değildir.
-
Menfaatlerin çatıştığı yerde herkesten ihanet görebilirsin.
-
Kendini karşılaştırmak için başkalarının en iyi yaptıklarını değil, kendinin en iyi yaptıklarını kıstas al.
-
İnsanları yargılama, çünki her insan kendine göre haklıdır.
-
Hayatta hiç bir şey üzülmeye değmez.
-
Her insanı kendin gibi zannetme.
-
Başarıya gidiyormuş gibi görünen yol bazen başarısızlığa; başarısızlığa gidiyormuş gibi görünen yol da başarıya varabilir.
-
Gelecek şaşırtıcı sürprizlerle doludur.
-
Bir insandan alabileceğin en büyük intikam, onun kötülüğüne iyilikle cevap vermektir.
-
Boş teneke boş ses çıkarır.Boş başakların başları hep dik olur, dolu başaklardsa hep eğiktir.
-
Borsa para babalarının kapitalist bir vahşetle ve amansız bir hırsla küçükleri sömürdükleri bir tuzaktır, %100 kazanacağını görsen bile borsaya yanaşma.
-
En iyisi şu an elinde olandır.
-
Kalp acısı dünyanın sonu değildir.
-
Yabancı dil öğrenmenin yolu: Dinlemek, dinlemek ve yine dinlemektir.
-
Gerçek dostluklar zor günlerde belli olur, gerçek eileler de zor günler için kurulur.
-
İkielinle birden iste, her iki elinle birden sarıl.
-
Birçok insan kendinde bulunan kusurları sebebiyle çevresinde yer alan insanlardan şikayetçi olur.
-
İyi sonuç elde etmek zaman alır.
-
Hayatta her zaman olduğun şeyin en iyisi olmaya çalış.
-
Başarıyla başarısızlık arasındaki farkı oluşturan; başınıza be geldiği değil, sizin o olaya nasıl tepki verdiğinizdir.
-
Patron olmaktan önce gelen şey: İnsan olmak!
-
Anlatma dostuna, o da anlatır dostunun dostuna.
-
Hiç kimseden hiç birşey bekleme, beklentiler gerçekleşmediğinde insanın canı daha fazla yanar. Yapabiliyorsan, sen yap.
-
Avrupa Türkler!i istemiyor.
-
Samimim bir tebessümle süslenen tatlı bir sözün tesir etmeyeceği kalp yoktur.
-
Olumlu düşündüğünüzde hayatınızdaki herşey olumlu olur.
-
Kendi fikirlerinizi karşındakine kabul ettirmenin en kolay yolu, o fikrin sanki onun fikri olduğunu sanmasını sağlamaktan geçer.
-
Önyargılarımızdır bizi çekilmez kılan, esir alan, körelten, körleştiren....
-
İstedikten sonra hayatta herşey başarılır, istemeyince Bill Gates'in oğlu da olsan boş gezersin. Maçı kim daha çok isterse o kazanır.
-
İyi bir fikrin varsa, içine gizli formülleri koymayı beceremiyorsan ve patentini de alamıyorsan o fikirin piyasada değeri yoktur. Boşuna anlatacağım diye uğraşmana da gerek yok ve iyi bir fikri düşündükten sonra asıl çalışılması gereken tek konu ''Ben bu fikri nasıl pazarlarım'' olmalıdır. Eğer fikri pazarlama haritası oluşturamıyorsan sadece eşe dosta anlatmakla yetinirsin.
-
Hayatta en önemli ley denge. Dengeli insan olmak, yemek ilişkiler kurmak, konuşmak, eleştirmek.
-
Öğrenci öğretmenini severse dersini de sever.
-
Hiç bir zaman büyük konuşma ve iddiacı olma.
-
Çalışacaksın, mücadeleyi hiç bırakmayacaksın.
-
Kefenin cebi yok, anahtar henüz sendeyken yapabileceğin hayır hasenatı yap.
-
Neyi ertelerseniz ona başlayamazsınız.
-
Bizim insanımıza hizmet ettiğiniz zaman, o sizin için canını ortaya koyar.
-
Herşeyi bil ama bildiğini kimseye belli etme.
-
Kadınlar sadece kendilerini erkeklere beğendirmek için süslenmezler, hem kendilerine hem de hemcinslerine beğendirmek için süslenirler.
-
Allah dostlarının huzuruna boş testiyle gitmek gerek.
-
Kadın sevilmeyi sever.
-
İnsan ne yaparsa kendine yapar.
-
''Kıyamam!'' diye birşey yok. Kıymazsan kıyarlar, inan bana.....
-
Allah herkese taşıyabileceği kadar yük yükler, sen de yükünü taşımayı öğrenmelisin.
-
İnsanların psikolojik problemlerinin asıl kaynağı, içlerindeki bazı olumsuz duygulardır; bu duyguları olumluya dönüştürecek, en azından nötr hale getirecek bir yol mutlaka vardır.
-
Gözü dönmüş şekilde çok hırsla birşeyi elde etmeye çalışırsan ayağına dolanır, senden uzaklaşır.
-
İçilen her sigara insan hayatından 5.5 dakika azaltır.
-
İstanbul insana pazarlık yeteneği kazandırır.
-
Güvensiz bilgisayar yoktur, bilinçsiz kullanıcı vardır.
-
Ağlamak hiçbir şey değiştirmez, herşey olacağına varır.
-
İnternette aşk yoktur.
-
Hiç bir zaman hesabınızı bir arkadaşınızın alışverişi için kullanmayın.
-
Öğrencilik döneminde mutlaka aktif olarak çalışmalı ve branşını bu dönemde belirlemelisin.
-
İlk başlarda size çok zor gelen şeyler zaman ilerledikçe kolaylaşır.
-
İmkansız diye birşey yoktur, inkansız sadece beynimizdedir.
-
Hangi araç olursa olsun balatalarını ıslak bırakmayacaksın.
-
Bir annenin çocuğu için edebileceği en şiyi, en anlamkı ve kapsamlı dua şu: ''Allah içindeki ışığı söndürmesin!''
-
İnsanları gereğinden fazla savunma.
-
Erkekler hangi yaşta olursa olsunlar, gerçekten bebektirler.
-
Hayatta kimse için ağlamaya değmez, ağlanmaya değen kişi zaten ağlatmaz; eğer birgün biri için ağlarsan başını dik tut ki,gözyaşların ağladığın insan kadar alçalmasın.
-
Katedilecek daha çok yol var.
-
Sanal alemde dürüstlük arama.
-
Şükredersen Allah senin içim imkansız görünen şeyleri önüne getirir.
-
Her zaman aynı konuda birleşmek iyi değildir.
-
Ağzını sıkı tut ve asla kendini ezdirme, yoksa başına gelmedik şey kalmaz.
-
Bir şeyi istemeyeceksin, alacaksın.
-
Büyüklüğü tarif edilemeyecek bir şey varsa, o da aptallıktır.
-
Hayatta kendinden başka kimseyle yarışma. Ama kendinle yarışmayı da asla bırakma.
-
Kimse için hayatını karartmaya değmez.
-
Türkiye'de iş yaptığın zaman ortaklık yapmayacaksın.Ortaklık Türklerin yapısınauygun değil. Çünki her türlü ayak oyunu yapılıyor, ortaklar arası meselelerde adaletsiz davranılıyor.
-
Kendinle barışıksan, sana kimse karışmaz.
-
İnsanların senin kapından içeri girmelerini beklemektense sen onların kapılarından gir.
-
Gezen tilki, oturan aslandan iyidir.
-
Balık yemenin en pahalı yolu balık tutmaktır.
-
Kadının zekasını asla küçümseme.
-
Yurtdışında insanların kişisel ve profesyonel başarıları diplomalarından önce gelir.
-
Sessizlik en güzel tedavidir.
-
Bir konunun gerçeğini öğrenmek istiyorsan, doğru kaynağı bulmalısın. Yanlış kaynaklar seni bilgi sahibi yapmaz, bildiğinden de şüphe etmene yol açar.
-
Genellikle zenginler fakirlerden daha cimridirler.
-
İş hayatında en önemli unsur müşteri memnuniyeti ve daima güler yüzlü olmaktır.
-
Her şey biz insanlar için ve hayatta herşeye hazır olmalıyız.
-
Daha iyinin sonu yok.
-
İnsanlar ne söylediğinizi ve ne yaptığınızı unuturlar ama asla kendilerinizi nasıl hissettirdiğinizi unutmazlar.
-
Hayatta ne olursa olsun, bugün ne kadar kötü görünürse görünsün, yarın bugünden daha iyi olacak.
-
Allah bize istediğimiz herşeyi vermediği için şükretmeliyiz.
-
Herkesin kırılmaz gibi görünen kabuğunun altında taktir edilmeyi ve sevilmeyi bekleyen biri vardır.
-
Gerçeklere aldırmamak onları değiştirmez.
-
Biriyle hesaplaşmayı planladığınızdaaslında tek yaptığınız, aslında o kişinin sizi incitmesine izin vermektir.
-
Kendimi geliştirmenin en kolay yolu, çevremde benden akıllı insanların olmasını sağlamaktır.
-
Fırsatlar asla kaybolmaz, elden kaçırdıklarınızı başkası alır.
-
Limanınızda hep acıyı tutarsanız, mutluluk başka limana yanaşır.
-
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz ve gerisini karşı tarafa bırakırsınız.
-
Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika...
-
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün ama sonrası için birşeyler bilmek gerek.
-
Ne kadar ince dilimlersen dilimle, her işin iki yüzü var.
-
Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder.
-
Kahraman dediğimiz insanlar birşey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlardır.
-
Bazı insanlar sizi çok seviyor ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
-
Para ucuz bir başarı.
-
Şartlar ve olaylar kim olduğumuzu etkilemiş olabilir ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
-
Her kriz kendi içinde bir fırsat saklar ve kriz, fırsatın yanında cüce kalır.
-
Hak etmeden kazanılmaz.
-
Dağın zirvesine talipsen, eteklerinden başlamak gerek.
-
Para değil, sensin engel yoluna. Lütfen kendi önünden çekil!!!
TECRÜBELER DEĞERLİ BİR OKULDUR, FAKAT APTALLAR DİĞER İNSANLARIN TECRÜBELERİNDEN FAYDALANMAZLAR.(B. FRANKLİN)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
15/8/2007 · Kategori: Makale
NE DEMELİ?
Bu baskıyı alenen uygulayan, dindarlıklarıyla övünürken Haktan-Hukuktan bahseden bu şerefsizlerin Allah inancı taşıdıklarına inanmak mümkün değil… Kendilerine güvenseler, gerçekten Türk Milleti ve Devleti için çalıştıklarına inansalar, bu tür eleştirileri çeşitli Bizans oyunlarıyla ortadan kaldırmak yerine; aslanlar gibi, bu eleştirileri çürütecek fikir ve müzakerelerini ortaya koyarlar.
Bu gün meclise girebilmelerini sağlayan Laiklik ve Demokrasiyi, özgür düşünce ve iradeye inancı; ne büyük bir vefasızlıkla esaret altına almaya çalışarak, gelecekte Türk Milletine birer at gözlüğü hediye etmeyi marifet biliyorlar?
Kurtul Altuğ’un Sözcü Gazetesindeki görevine son verilmesine sebep olan şu yazıyı klavuz olarak örnek almanızı, daha doğrusu gerçek bir Türk olduğunuzu hatırlayarak gözünüze indirilen perdeden kurtulmanızı diliyorum.
Uyan Milletim uyan!!! Bayrağında gördüğün Atalarının kanı da mı hatırlatmaz vatan uğruna, ulus olmak uğruna ödenen bedelleri?
Ne olur bu olanları görmezden gelerek sizde bu suçlara ortak olmayın. Bir silkinin, millet olmak uğruna bir şeyler feda etme cesaretini göstererek sesinizi yükseltin ki bu örtülü faşist yönetime başta topraklarımız olmak üzere daha fazla kurban vermeyelim.
DERYA PEKER
KURTUL ALTUĞ'UN SON YAZISI
14 AĞUSTOS 2007
KURTUL ALTUG
BİLEK GÜREŞİNDE SON PERDE!
Çoğu gitti, azı kaldı...
Bu haftanın sonunda dananın kuyruğu kopacak.
Ya." Yüzde 47 oya dayalı bir siyaset anlayışı hükmünü icra edecek"
Ya da "laik Cumhuriyetin zinde güçlerinin dediği olacak!"
Bu ulus, tarihinde belki son kez, yakında 88ınci yılı kutlayacağımız Cumhuriyeti, Atlantik ötesinde kurgulanan "Büyük Oyun" karşısında yenik düşecek ve Çankaya'da dalgalanan Türbana asker sivil selam duracak, ya da tarih önünde bir kez daha "Sevr'e benzer bir paylaşıma rıza gösterecek"
Ancak arada önemli bir fark vardır:O zaman bir Mustafa Kemali bağrından çıkaran ulusun şu anda böyle bir şansı görünmüyor.
Bu durum nasıl yaratıldı?
Bu durumun nasıl yaratıldığını bilmeyen yok ama dile getirenlerin sesleri 2002'den bu yana medyada tek tük çıkar hale getirildi. İnanmıyorsanız Orgeneral Karadayı Paşanın anlattıklarını anımsayın ve İran'ı izleyin yeter...
Bu topraklarda ilk kez, Atatürk'ün özene bezene yoktan var ettiği başkenti susuzluktan kırılıyor Ankara susuyor!
Doğal koşulların yarattığı bir olumsuzluğa insan oğlunun dayanak gücü, alacak ön tedbiri mi yok? Yoksa birileri Ankara'yı susuzluğa mahkum ederek, gündem değiştirmeyi marifet mi sayıyor..Ankara susmakta!
Ne oldu bu tarihi başkentti su-su-yor?
Oysa o susan Ankara bu ulusa cennet vaat eden bir partinin iktidarının ikinci beş yılını yaşamaya hazırlanıyor ve tek konusu "Çankaya'nın fethi"
Nerede o sokaklara dökülen Ankara nerede? Nerede tarih yazmış Kızılay, nerede o Tandoğanı dolduran Cumhuriyete aşık insanlar?
PSIKOLOJİK BİR SAVAŞIN ORTASINDA
Ankara susuyor!
Çünkü Ankara'nın dağı, taşı, toprağı çamuru ve elbette insanı, o duyarlı, o gerçek aydın başkenti beş yıldır kökü dışarıda, komutası Atlantik ötesinde bir "Psikolojik savaşın"etkisindedir ve tatlı bir rehavetten henüz uyanamamıştır.
Neden uyanamamıştır?
Çünkü başına gelen felaket anında, birilerinin sahaya inmesini ve hakemin düdük çalmasını beklemeye alıştırılmıştır....
Bu psikolojik savaş, önce dikkati çekmeyen bir "Kültür salvosuyla başlatılmıştır"
Önce usul, usul sonra hızlı akan bir nehir gibi toplumun üzerine geldi, geldi geri çekildi.
Sonra tüm iletişim sistemlerine bir hain virüs gibi girerek, oradan beyinlere aktarıldı ve toplum, medyası, eğitimi, Üniversiteleri ve gençliği önüne kattı. Şimdi sel oldu ve her köşeyi her kurumu, işgal edecek kadroları üretti. TV'ler, gazeteler, satın alınmış kalemleriyle öyle bir yerleştiler ki, onları yerlerinden etmek olasılığı pek kalmadı. Lozan'da temeli atılan bağımsızlık, ülkenin bölünmez bütünlüğü, kutsal hazineleri, vatanın yok olması kimsenin umurunda değilse, bu psikolojik savaşta sizin karşılık verecek son silahınız da elden çıkmışsa, iki yol vardır:" Ya kadere rıza gösterecek ve boyun eğeceksiniz, ya da toplumsal refleksi uyandıracaksınız"
BİR ŞEYLER YAPILMALI
Gülüp eğlenmenin değil, demokratik ve yasal tepkileri koymanın zamandır . Bu işi kim yapacak? Elbette sivil toplum örgütleri, siyasal partiler değil mi? Yarısı, o kültür salvosundan nasibini almış, yarısı da AB ‘den beslenen bir yapay sivil toplum örgütü haline getirilmişse, ya da bir Prof. Başyazarın deyimiyle "Vatan ; bir kadın memesine toptan satılacak mal olmuşsa"ne yapacaksınız?
İşe gene "Susuz bırakılan Ankara'dan başlayacak ve yeni bir sinerji oluşturacaksınız!"
Çankaya ele geçirilmek, üzereyse ve artık adından bile söz edilmeyen "Simge- Türban"ille de oraya bayrak yapmak isteniyorsa,o sinerjiden doğacak toplumsal demokratik refleks ağırlığını bir kez daha meydanlarda görünmeli ve haklı dava savunulmaya yeniden ve bir kez daha başlamalıdır.
Tutun ki:" İdare-i maslahatçıları tatmin edecek bir yol bulundu ve Çankaya bu defalık bir ara geçişle kurtarıldı. Sorun bitti, laiklik kurtuldu, birileri oh nihayet dediler... Ya sonra ne olacak?" Cumhuriyet , laiklik devrimler yerli yerinde duracak, dini kadrolar ülkeye egemen olmayacaklar ve sonra devir teslim işlemleri halkın gözleri önünde sürmeyecek mi? Şehit tabutları bakın nasıl da, güncel olaylar haline getirildi? Hala nasıl ülkenin bir yanında adı konmamış savaşta yollara dökülen mayınlarda ölenler, artık haber olmaktan öte bir anlam taşımıyor.
Galiba bilek güreşinde bir kez daha yenilmek üzere olanlar, bu vebali taşımak zorunda kalacaklar. Nerede?
Tarih önünde...
Aydın Doğan çook iyi işler başarıyor anlaşılan..:)) Önce Hürriyet Gazetesinde marifetlerine şahit olduk. Kendince Emin ÇÖLAŞAN'ın kalemine engel olabileceğini düşünüyor. Sözcü Gazetesinin de isim hakkına sahip olmasını yine bu yönde kullanıp, hangi değerlerini kimlere-ne uğruna peşkeş çektiğini çok merak ediyorum doğrusu.........???????
Saygılarımla...........................................
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/6/2007 · Kategori: Makale
SIR
Ve sonunda SIR’ı öğrendim... Uzun zamandır hangi dergiyi karıştırsam, hangi röportajı okusam 'The Secret' kitabının ismi geçiyordu ve ben de sonunda merakıma yenilip kitabı almaya karar verdim. Normalde self-help kitaplarına karşı bir önyargım vardır, bu tarz kitapların işe yaramayacağını düşünürüm hep ama bu sefer sanırım isminin cazibesine kapılıp aldım “The Secret”ı ve okumaya başladım.
Aslında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, hepimiz şimdiye kadar azim ve sabırla yoğrulmuş onlarca başarı hikayesi duymuşuzdur. Zorluklar ve başarısızlıklar karşısında yılmadan yeniden denemeye devam eden insanlar inançları sayesinde sonunda hedeflerine ulaşırlar. Aklıma ilk gelen örnek Honda’nın kurucusu. Yıllarca ürettiği motorları kimseye beğendiremeyen bir mühendis olarak sonunda dünyanın bir numaralı araba markasına sahip olmasının arkasındaki en büyük neden azmi ve inancı olmuş ve bütün dünyada “Honda runs forever” imajını yaratmış. Amerika’da bir numaralı araba markası olmayı ve Amerikan pazarında Amerikan markalarını rekabette çok geri planda bırakmayı başarmış.
Çok sevdiğim bir söz var: “when there is a will, there is a way”. Ben de insan istediği zaman sabır ve azimle istediğini elde edebilir diye düşünenlerdenim. “Sır”da da aslında işlenen tema bu, inancını kaybetmeden pozitif düşünerek hedefe gitmek… Aslında çok kolay ve hepimizin kolayca uygulayabileceği bir yaklaşım tarzı. Pozitif olmak, inanmak ve çalışmak. Benim Amerika’ya burs alarak gitmemde de bu düşünce tarzımın çok etkili olduğunu itiraf etmeliyim, biraz imkansızı başararak gitmiştim çünkü :)
Üniversite sınavının yaklaştığı ve yurtdışı başvurularının cevaplarının gelmeye başladığı bu dönemde pozitif düşüncenin önemini bir kez daha hatırlatmak ve sizlere bol şans ve başarı dilemek istiyorum. Hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle…
Sevgiler,
Bilsev
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
26/3/2007 · Kategori: Makale
BiR ALINTI
On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde,
aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
"Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa,İsveç çelik sanayisine yardımcı olun."
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.
***
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, basın bir haberi duyurur.
" Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun."
***
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Birtane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk işte,
“Aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?”
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
"Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun? "
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, “Bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur " diyordu. İlave ediyordu. " Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır " diyordu.
***
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor.
İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve “Şu andan itibaren der, Allah şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kursuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. "
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
“Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya savası kaybettirir” diyordu.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/3/2007 · Kategori: Makale
Papatya Yayınları 'Destanlaşan Çanakkale' kitabının yeni baskısını yayınladı.
Japonların kendi çocuklarına nasıl bir milli şuur kazandırdıklarının da anlatıldığı bu kitaptan çarpıcı bir Çanakkale olayı aktarmak istiyorum bugün sizlere.
İnanıyorum ki bu mesaj yüklü olayı siz de benim gibi merakla okuyacak, uzun zaman düşünmekten kendinizi alamayacaksınız. Bir zihniyetin yasaklamaya kalkıştığı Çanakkale ziyaretlerini Japon eğitimciler, nasıl bir milli şuur kazanma mekânı olarak tavsiye etmekteler Özal'a bir görelim.
Mustafa Turan'ın 'Destanlaşan Çanakkale' kitabından aynen özetlediğim olay şöyle cereyan eder:
-Eğitim alanında uzman Japon heyeti, zamanın Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler'in de içinde bulunduğu bir heyetle Başbakan Turgut Özal'ın huzuruna çıkar ve davet üzerine geldikleri ülkemizde inceledikleri eğitimimizin gençlerimiz üzerindeki verimsiz sonuçlarını şu soğuk cümle ile ifade ederler:
-Gençlerinizde milli şuur eksiktir! Bu eğitimle gençlerinize milli şuur vermeniz de mümkün değildir!.
Şok etkisi yapan bu tespitten sonra sorular arka arkaya gelir.
-Siz Japonlar gençlerinize milli şuuru nasıl veriyorsunuz, nasıl bir eğitim programı uyguluyorsunuz? Bizimkinden çok mu farklı?. Japon heyetinin sözcüsü şu bilgiyi verir:
-Biz der, eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Önce çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindirir ve çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknolojiyi gösterir, robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şoke olan çocuklarımıza deriz ki:
-İşte gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha modern fabrikalar kurarsınız... Sonra çocuklarımızı Hiroşima ve Nagazaki'ye götürüp düşmanın harap ettiği bölgelerimizi gezdirir ve bu defa da deriz ki: Bakın, eğer siz birlik beraberlik içinde çalışmazsanız, işte düşmanlar sizin ülkenizi yakar, yıkar, bu hale getirirler. Ama birlik beraberlik içinde çalışırsanız, güçlü olursunuz, düşmanlarınız size saldırmaya cesaret edemezler. Artık birlik beraberlik içinde çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin...
Bu örneklerle çocuklarımız kendilerine gelerek iyi ve çalışan bir Japon genci olma yolunda milli bir şuur ve heyecanla okumalarını sürdürürler..." Japonların bu tespitlerini sundukları sırada geriden bir ses duyulur:
-İyi de bizim sizin gibi Hiroşima ve Nagazaki'miz yoktur ki.. demek isterler.
Japon eğitimci hemen cevap verir:
-Sizin Hiroşima ve Nagazaki gibi yerleriniz bizimkilerden çok daha etkilidir, dedikten sonra şunları ilave eder:
-Bir metrekareye bin merminin düştüğü Çanakkale Zaferi'nin kazanıldığı tarihî savaş alanları sizde. Çocuklarınızın ve gençlerinizin şoke olması için yeter de artar bile. Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler olmazları olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli şuur kazanmalarına yetecek örneklerle doludur. Bu sebeple gençlerinizi Çanakkale'ye götürüp gezdirmelisiniz. Bölgeyi bilerek gezmeli, atalarının ne olmazları başardığını gururla görmeli, iftiharla öğrenmelidirler.. Daha sonra onlara demelisiniz ki: Sizler de birlik beraberlik içinde çalışmazsanız, düşmanlarınız yine gelirler, Çanakkale'yi işgal etmeye kalkışırlar, yurdunuzda özgür yaşamayı size layık görmezler... Ama çalışır, teknolojiyi yakalarsanız, ülkenizi kalkındırır, ilerleyen ülke haline getirirseniz, düşmanlarınızın sizi etkileri altına alma cesaretleri yok olur. Özgürlüğünüzü korursunuz.. İki büklüm değil, başınız dimdik yaşarsınız!..
Mesaj yüklü birçok olayı 'DESTANLAŞAN ÇANAKKALE' kitabında okuyucusuna duyurmuş bulunan Mustafa Turan Bey, verdiği çarpıcı örneklerle takdire layık bir hizmette bulunmuştur, diye düşünmekteyim.
Ahmet ŞAHİN-ZAMAN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
13/3/2007 · Kategori: Makale
'' Birinci önemli ders..."
Size hizmet edenleri hep
hatırlayın..
Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..
İkinci önemli ders..
Onemli olan vermektir..
Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
kiz getirdiler.
Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
"Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
"Hemen mi olecegim?.."
Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.
Üçüncü önemli ders..
Yağmurda otostop!..
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
ulaşmayı başardım.
Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Dördüncü önemli ders..
Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..
Beşinci önemli ders...
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50 lerinde falan olmalıydı.
Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
13/3/2007 · Kategori: Makale
|
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı.ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan,kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamın olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. "Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurarız. Çoğu zamanda,yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da,şoka girerek, kendi kurdu»umuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve secimler, yarin yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun |
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::